Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra küresel sistemin, İslam coğrafyalarında kendi değerlerini yayma çabaları uzun yıllardır tartışılıyor. Özellikle türban meselesi, ülkemizde uzun mücadelelerin ardından kamusal alana girmişken, zamanla inancın samimi bir ifadesi olmaktan uzaklaşma riskiyle karşı karşıya kaldı. Bir yandan nüfus politikaları konuşulurken, diğer yandan aile yapısındaki değişimler, boşanma oranlarındaki artış ve yalnızlaşma gibi toplumsal sorunlar dikkat çekiyor. Bu tablo, geleneksel değerlerimizi koruma konusunda hepimizi düşündürmeli.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın “10 yılda 15 milyon genç yarattık” vurgusu, genç nesillere yönelik politikaların önemini gösteriyor. Ancak bu süreçte, “özgürlük”, “bireysellik”, “kadın hakları”, “hayvan hakları” gibi evrensel kavramlar üzerinden toplumun geleneksel yapısında köklü değişimler yaşanıyor. Bazı uygulamaların uluslararası fonlarla desteklendiği eleştirileri de cabası. Tıpkı geçmişte devlet eliyle yürütülen sağlık ve gıda programları gibi, bugün de aile politikaları üzerinden toplumsal dönüşüm tartışmaları gündemde.
Türban, ülkemizde inanç ve özgürlük mücadelesinin sembolü haline gelmişti. Bugün ise bazı kesimlerde bu simge, küresel trendlerin etkisiyle farklı bir kimliğe bürünme tehlikesi taşıyor. Özellikle dindar ailelerde anne rolünün ve nesil aktarımının zayıflaması, nüfus dinamiklerindeki değişimle birleşince kaygı verici bir tablo ortaya çıkıyor. Milliyetçi-muhafazakâr kesimlerde doğum oranlarındaki gerileme, bu dönüşümün somut sonuçlarından biri olarak görülüyor.
Kurban Bayramı ve bayramların özü
Şimdi de Kurban Bayramı kapıda. Ramazan ve Kurban Bayramı, milletimizin asırlardır yaşattığı en önemli iki dini bayramımız. Ne var ki son yıllarda bu bayramlar, uzun tatil dönemlerine dönüştürülerek adeta “tatil bayramı” haline getiriliyor. İnsanlar akraba ziyaretleri, komşuluk ilişkileri ve bayramlaşma yerine deniz kenarına, yazlığa kaçmayı tercih ediyor. Bu tercihin altında “biraz kafa dinlendirelim” düşüncesi yatsa da bayramların asıl ruhu – yani sevgi, yardımlaşma, nesillere değer aktarımı – yavaş yavaş erozyona uğruyor.
Hayvan hakları tartışmaları da bu bağlamda önem kazanıyor. Hayvan sevgisi güzel bir duygudur; ancak bazı yaklaşımlar, hayvanlara “can” statüsü vererek kurban ibadetini dolaylı yoldan sorgulanır hale getirme eğilimi gösteriyor. Bill Gates’in yapay et açıklamaları, dizilerde hayvanların aile ferdi gibi gösterilmesi gibi gelişmeler tesadüf değil. Yakın gelecekte kurban kesmenin toplumsal olarak ayıplanır hale gelmesinden, hatta çeşitli kısıtlamalarla karşılaşmasından endişe duyanlar var.
Oysa Kurban Bayramı, sadece et paylaşımı değil; aynı zamanda fedakârlık, yardımlaşma ve birliktelik bayramıdır. Çocuklarımıza kurbanın heyecanını yaşatmak, kurban eti dağıtırken ihtiyaç sahiplerine dokunmak, komşularla bayramlaşmak, nesiller arası bağları güçlendirmek varken, bunları tatil uğruna ertelemek büyük kayıp olur.
Önerim şu:
Bayram namazını kıldıktan sonra imkânı olanlar bizzat kurbanını kessin. Çocuklarınızla birlikte bu ibadetin manevi havasını yaşasın.
Marketten hazır et almak yerine, kurbanın sevabını ve heyecanını paylaşın.
Akraba, komşu ve dost ziyaretlerini ihmal etmeyin. Kapı kapı bayramlaşın.
Tatil planlarınızı bayramın ilk günlerinden sonraya bırakın ki bayramın ruhu kaybolmasın.
Hristiyan ülkelerin kendi kutsal günlerinde sokaklarını, evlerini bayram coşkusuyla doldurduğunu gördükçe, biz de kendi bayramlarımıza daha fazla sahip çıkmalıyız. Çünkü sahip çıkmadığımız hiçbir değer bizim olamaz.
Bayramlar, sadece tatil değil; millet olarak varoluşumuzun, inancımızın ve bir arada yaşama irademizin tazelenme zamanıdır. Bu bayramı evimizde, çocuklarımızla, komşularımızla, akrabalarımızla dolu dolu yaşayalım. Geleceğimize miras bırakacağımız en güzel miras, işte bu bayram ruhudur.
Kurban Bayramınız mübarek olsun.