Başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, iktidar ve destekçileri, son 23 yılda küresel eğilimlerle etkileşim halinde aile yapısının korunması konusunda önemli sorumluluklar üstlendi. Ancak uygulamada bazı politikalar, aile sosyolojisini olumsuz etkileyerek istenmeyen sonuçlar doğurdu.
Bu süreç, “kadına özgürlük, eşitlik ve çocukları koruma” gibi olumlu kavramlar üzerinden şekillendi. Ne var ki, dizi, program ve haberlerdeki algı yönetimi ile birlikte bakanlıklar ve sivil toplum kuruluşlarının faaliyetleri, toplumda yanlış algıların oluşmasına katkıda bulundu. Bu algılar hem karar mercilerine hem de Müslüman Türk toplumuna “doğru” gibi sunuldu.
Özellikle Adalet Bakanlığı’nın uygulamalarında baba figürünün zaman zaman hedef haline geldiği gözlemleniyor. Kadını koruma amacıyla çıkarılan düzenlemelerde samimiyetin ön plana çıkması gerekiyor. Bu bağlamda, HÜDAPAR’ın da defalarca dile getirdiği gibi zinanın yeniden suç kapsamına alınması yönündeki talepler, ailenin korunması açısından değerlendirilmeye değer bir öneridir.
Kadının beyanının esas alındığı, delil ve ispat zorunluluğu olmaksızın tedbirlerin uygulanabildiği mevcut sistemde, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ile getirilen süresiz nafaka, tedbir nafakası ve velayet düzenlemeleri, birçok baba ve aile için ciddi mağduriyetlere yol açıyor. Bu kanunun iyi niyetle hazırlandığı kabul edilse de uygulamada keyfi kullanımlara ve adaletsiz sonuçlara zemin hazırladığı yönünde yaygın eleştiriler bulunuyor.
Uygulamada, koruma ve uzaklaştırma kararlarının delil aranmaksızın verilebilmesi, bazı erkekleri haksız yere evlerinden uzaklaştırmakta ve aile bağlarını zayıflatmaktadır. Cinayet vakalarında erkeklerin büyük çoğunluğunun önceden sabıkasız olduğu ve tedbir kararlarından sonra olayların yaşandığı istatistikler, konunun hassasiyetini ortaya koymaktadır. Cinayetlerde %87’sinde erkeğin daha önce sabıkası olmadığı, %95’inin ise devletin koruma ve tedbir kararlarından sonra işlendiği bilinen bir gerçek.
Somut bir örnek vermek gerekirse: Bir baba, kızının uygunsuz içerikli telefon kullanımını fark edip müdahale ettiğinde, kızın polise giderek “taciz” iddiasında bulunması sonucu baba adli sürece tabi tutulabiliyor. Eşinin şahitliğine rağmen uzaklaştırma kararı verilebiliyor ve aile dağılma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Benzer vakalarda çocuklar, koruma altına alındıktan sonra aile bağlarının zayıflaması nedeniyle riskli ortamlara sürüklenebiliyor.

Devletin, vatandaşlarının aile bütünlüğünü koruması esastır. “Kadın dostu” politikalar adına bazı durumlarda evlerin fuhuş veya istismara açık hale geldiği, 40 yıllık emekle kurulmuş yuvaların dağıldığı iddiaları, toplumda derin endişe yaratıyor. Bu tür tablolara göz yummak ailenin de toplumun da yararına değildir.
Son yıllarda boşanma sayılarındaki artış (2025’te yaklaşık 194 bine yaklaşması) ve velayetin büyük oranda annelere verilmesi, aile yapısındaki değişimi somut olarak gösteriyor. Bu durum, özellikle çocuklar açısından uzun vadeli sosyolojik riskler taşıyor.2017’den beri çeşitli platformlarda dile getirdiğimiz üzere, küresel etkiler ve bazı feminist yaklaşımların hazırladığı raporlar, iyi niyetli olsa da aile kurumunu zayıflatıcı sonuçlar doğurabiliyor. Aristo, Platon, İbn Haldun ve Farabi gibi düşünürlerin ortak vurgusu şudur: Aile zayıflarsa millet ve devlet de zayıflar.
Sayın Erdoğan’dan beklentimiz, Kur’an’ın aileye dair hükümlerini, toplumsal gerçekleri ve adaleti merkeze alarak bu konularda yeni bir denge kurulmasıdır. Süresiz nafaka, tedbir nafakası ve 6284 sayılı kanunun uygulamadaki aksaklıkları gözden geçirilmeli, hem kadınların hem erkeklerin hem de çocukların mağduriyetini önleyecek, delile dayalı, adil ve aile bütünlüğünü önceleyen bir yasal çerçeve oluşturulmalıdır.
Aileyi güçlendirmek, milletin geleceğini güvence altına almanın temel şartıdır. Bu hassas konuda tüm tarafların görüşleri dikkate alınarak, yapıcı ve dengeli adımlar atılmasını temenni ediyoruz.