Televizyon ekranlarından İsrail-İran çatışmasını izlerken, herkes uluslararası açıklamalar, açık kaynak istihbarat ve resmi bildiriler üzerinden analiz yapmaya devam ediyor. Peki bu savaşın görünen yüzü gerçekten sadece bu kadar mı? Yoksa perde arkasında çok daha derin, hesaplı bir senaryo mu işliyor?
ABD, İsrail ve İran arasında adeta bir “kader ittifakı” var gibi görünüyor. ABD yetkilileri, kendi destekledikleri unsurların da vurulduğunu açıkça kabul etti. İran’ın en üst düzey yönetim kadrosu, aralarında Dini Lider Ayatollah Ali Hamaney’in de bulunduğu bir saldırıda hayatını kaybetti. Ölüler arasında ABD ve İsrail’in bölgesel çıkarlarına en çok hizmet etmiş isim arandığında, ironik bir şekilde karşımıza yine Hamaney çıkıyor.
Dünyayı Hegelci diyalektikle (tez-antitez-sentez) yöneten Amerika için asıl hedef İran’ı tamamen yok etmek değil. İran’ı ustaca kullanarak bölgede kontrollü bir “antitez” yaratmak ve ardından istenen “sentez”e ulaşmak… Bu stratejinin somut hedefleri şöyle sıralanıyor:
Çin’in enerji ve tedarik zincirlerini sekteye uğratmak
Sünni yönetimlerden arındırılan bölgeleri Şii eksen üzerinden yeniden zayıflatıp İsrail’in etki alanına sokmak.
Mezhepsel çatışmaları tetikleyerek petrol zengini Arap ülkelerinin servetine göz dikmek.
Arz-ı Mevud (Vadedilmiş Topraklar) coğrafyasını istikrarsız ve güçsüz bırakarak işgale hazır hale getirmek.
Suriye’nin ardından Irak ve Kuzey Irak üzerinden Türkiye’nin bölgesel açılımını engellemek.
Dünyada yerle bir olan İsrail imajını yeniden “mazlum” rolüne büründürerek uluslararası desteği pekiştirmek.
Tarihe baktığımızda bu şüpheleri güçlendiren pek çok işaret var. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra İran parlamentosunun ve özellikle “Kudüs Ordusu” olarak bilinen elit birliğin, İsrail’e karşı neredeyse hiç somut eylemde bulunmaması dikkat çekici. Buna karşılık, Hamaney’e muhalif eski cumhurbaşkanları, Kasım Süleymani ve pek çok milliyetçi kadro, Hamaney-Mossad işbirliği iddialarıyla birer birer bertaraf edildi. Öte yandan, İsrail için gerçek tehlike oluşturan Filistinli liderler İran topraklarında göz göre göre ortadan kaldırıldı. Bu tablo, taşları yerine oturtuyor.
Salih Selam döneminden itibaren Necef, Kerbela üzerinden başlayan ve Bağdat, Erbil, Tahran, Tebriz, Ermenistan, Bakü’ye uzanan coğrafyaya yerleşen bazı grupların Şii-Caferi mezhebi üzerinden İslam’a karşı takındığı tutum, “dönme” yapısının bir parçası olarak değerlendiriliyor. Ülkemizde de Soyadı Kanunu’yla Ahmet, Mehmet gibi isimler alan aynı kesimin kendini Alevi, Caferi, laik ya da ateist kimliklerle perdelemesi, aynı stratejik oyunun bir uzantısı.
İsrail, 40 yıldır Lübnan’da kendisine “bekçilik” yapan, boş arazilere attığı birkaç füze dışında dokunmadığı Hamaney gibi bir “dostu”nu “yanlışlıkla” da olsa kaybetti. Yerine oğlu Mojtaba Hamaney’in geçmesini istedikleri için ABD Başkanı’nın tehditleri, İran kamuoyunda Mojtaba’yı adeta kurtarıcı ve kahraman ilan ettirdi. Böylece halk desteği garantiye alındı.
Çok yakın zamanda “sahte bir Mehdi” ilan ederek bölgede yeni paradigmalar yaratacak siyonist akıl, bu savaşta da derin zekâsını konuşturdu. Savaş bittiğinde ortaya çıkacak tablo şu: İran’da Batı’ya biat etmiş yeni ve güçlü bir lider, Sünni Arap ülkeleri, Şii yönetimlerden arındırılmış kaos dolu coğrafyalar, güçsüz kabile yapıları… Ve en önemlisi, Süleyman’ın tapınağı muhabbetinin olduğu Lübnan topraklarının üçte biri İsrail’e katılmış olacak. İşte diyalektiğin o meşhur “sentez”i tam da bu.
Amerika, Arap ülkelerine gözdağı vererek “Petrolünüz bizim olmazsa, biz yanınızda durmazsak İran gibi bir güç size bunları yapar, mezhep savaşları çıkarır, bütün Ortadoğu’yu ateş gölüne çevirir” mesajı vererek Ortadoğu’nun yeni 11 Eylül’ünü resmen başlattı.
Bakalım, Covid yalanının ve 11 Eylül saldırılarının ardındaki gerçekler ne kadar sürede ortaya çıktıysa, bu büyük oyunun yalanı da kaç yıl sonra gün yüzüne çıkacak… Bizden söylemesi.