Uluslararası ilişkiler literatüründe İsrail’in içinde bulunduğu tüm denklem ve çatışmaları salt “devletler arası rekabet” gözlüğüyle okumak, gerçeğin önemli bir kısmını kaçırmak anlamına gelir. İran, İsrail ve ABD üçgenindeki gerilimi daha doğru anlamak için strateji, tarih ve günümüzün somut gerçeklerini bir arada değerlendirmek gerekir.
İsrail’in temel hedefleri nelerdir?
Trump‘ın pedofil görüntüleri üzerinden içinde ezelden var olan siyonist düşünceye destek ve taraf olma zorunluluğu adeta İsrail devletine hizmet eden bir ABD başkanını ortaya çıkardı.
İsrail, öncelikle tarihî ve dini referanslarla Süleyman Mabedi’nin bulunduğu coğrafyanın önemli bir bölümünü —özellikle Lübnan’ın güneyini— kontrol altına alarak kendi topraklarına katmayı amaçlamaktadır. Bu, uzun vadeli “Büyük İsrail” vizyonunun somut bir parçası olarak görülmektedir.
İran ile ABD-İsrail arasında yıllardır devam eden örtülü işbirliği, geçmişte de açıkça gözlemlenmiştir. Daha önce Müslüman dünyasına karşı desteklenen Şiî unsurlar, bugün de aynı üçlü tarafından bölgede Türkiye’yi çevreleme ve Nil’den Fırat’a, oradan Hazar Denizi’ne uzanan geniş bir coğrafyayı belirli bir vizyon doğrultusunda yeniden şekillendirme planında araç olarak kullanılmaktadır.
Bu planda Azerbaycan da stratejik bir rol üstlenmiştir. İran topraklarının bir bölümünün —özellikle Nahçıvan-Türkiye-Azerbaycan üçgeninde— Tahran’ın batısından Bafra Körfezi’ne ve Hazar’a açılan bir koridor şeklinde ayrılması, Türkmen, Azeri, Caferi ve bölgedeki diğer etnik unsurların (aralarında Yahudi kökenli olduğu iddia edilen grupların da) desteğiyle yeni bir oluşum yaratılması hedeflenmektedir.
İsrail, mevcut savaşta kendisini “savunmasız” göstererek uluslararası kamuoyunda haklılık zemini oluşturmaya çalışırken, aynı anda İkinci Dünya Savaşı döneminde kullandığı taktiğe benzer bir yaklaşım sergilemektedir: Antisemitizm tartışmalarını bilinçli şekilde zirveye taşımakta, böylece dünya Yahudilerini “yaşayacak başka yer yok” algısıyla Filistin ve Orta Doğu’daki işgal edilen topraklara yönlendirmektedir. Bu süreç, bir yandan Yahudi nüfusu yoğunlaştırmayı, diğer yandan İran’ın zayıflatılmasıyla ortaya çıkabilecek güç boşluğunda Sünni-Şii çatışmasını yeniden alevlendirerek bölgede uzun vadeli istikrarsızlığı güvence altına almayı amaçlamaktadır.
İsrail, tarih boyunca “işi bitince kenara attığı” Kürt silahlı unsurlarını bugün İran coğrafyasında etnik çatışma başlatmak için yeniden devreye sokma niyetindedir. Türkiye’nin Suriye’de attığı adımlar bu planı kısmen engellemiş olsa da, İran içinde etnik temelli bir karışıklık senaryosu hâlâ masadadır.
Peki ABD ne istiyor?
ABD’nin öncelikli hedefi, Venezuela örneğinde olduğu gibi, İran üzerinden Çin’in bölgedeki ekonomik ve stratejik yükselişini frenlemektir. Rusya ve Çin’in bu süreçte sınırlı ve gizli destek verdiği gözlemlense de, Rusya’nın Ukrayna’daki kazanımlarını koruma karşılığında sessiz kaldığı anlaşılmaktadır.
Tarih tekerrürden ibarettir; bilen için tekerrür etmez. Şiî unsurların uzun yıllar boyunca ektiği “yağmur”, bugün fırtına biçiminde geri dönmektedir. Irak başta olmak üzere Sünni ağırlıklı ülkelerin ABD, İsrail, İngiltere ve Fransa işbirliğiyle zayıflatılması, kaos ortamı yaratılması ve nihayetinde Şiî yönetimlere teslim edilmesi bilinen bir süreçtir.
Burada akla gelen temel soru şudur: Madem ABD ve İsrail İran’a düşmandı, neden Şiîlerin güçlenmesine katkıda bulundu? “İran-Kontra” skandalını (Iran Gate) ve 1979 öncesi Rıza Pehlevi dönemindeki petrol politikalarını, Fransa’nın desteğiyle “İslam Devrimi”nin nasıl şekillendirildiğini hatırlamak bu çelişkiyi aydınlatır. Irak örneği ise oyunun ne kadar büyük ve katmanlı olduğunu en net gösteren vakıadır.
Sonuç olarak, Türk milleti küresel güçlerin bu büyük oyununa dahil olmadan, kendi milli çıkarları doğrultusunda yoluna devam etmelidir. Bırakalım ilgili taraflar kendi hesaplaşmalarını yaşasın; biz dışarıda kalarak en büyük kazancı elde ederiz.
Tarihi bilen, geleceğini de korur.